<?xml version="1.0" encoding="utf-8" ?>
<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <channel>
        <title>taş suya değince</title>
        <description>&quot;ben dehamı yaşamıma, ancak yeteneğimi yapıtlarıma koydum&quot; Oscar Wilde</description>
        <link>http://suaviyazgic.blogcu.com</link>
        <lastBuildDate>Sun, 08 Nov 2009 17:34:06 +0200</lastBuildDate>
     
        <item>
            <title>İkinci Cumhuriyet 1937'de ilan edildi</title>
            <link>http://suaviyazgic.blogcu.com/ikinci-cumhuriyet-1937-de-ilan-edildi_5769511.html</link>
            <guid>http://suaviyazgic.blogcu.com/ikinci-cumhuriyet-1937-de-ilan-edildi_5769511.html</guid> 
            <description>&lt;P class=MsoNormal&gt;Cumhuriyeti numaralandırmak bir Fransız alışkanlığı. Ancak başlattığı tartışmalar sebebiyle adı bir şekilde İkinci Cumhuriyetçiye çıkan Mehmet Altan&amp;#8217;dan yaklaşık 40 yıl önce Türkiye&amp;#8217;de İkinci Cumhuriyetin kutlandığını sadece 27 Mayıs 1960 darbesini kutlayanlar hatırlıyor. Peki, 27 Mayısla birlikte Anayasanın değişmiş olması cumhuriyetin yeniden ilanı kadar büyük bir değişikliğin işareti miydi ki o günlerde caddelerde &amp;#8220;İkinci Cumhuriyet kutlu olsun&amp;#8221; takları kuruldu? Oysa cumhuriyetin kurucu anayasası olan 1924 Anayasasında yer alan ve devletin temel bir vasfını ifşa eden &amp;#8220;Türkiye Devletinin dini İslam&amp;#8217;dır&amp;#8221; ibaresinin önce filen ardından resmen kaldırılıp yerine Kemalizmin Altı Okunun 1937&amp;#8217;de yer almasından yapılan hangi değişiklik (bütün metnin değiştiği durumlarda bile) 1937 değişikliği kadar derin temellere sahip? Bugün değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği bir anayasa maddesi ile ifade edilmiş bu temellerin cumhuriyetin ilanından 14 sene sonra anayasaya eklendi. Dolayısıyla 1923&amp;#8217;te ilan edilen cumhuriyet ile 1937&amp;#8217;de ilan edilen değişikliklerden sonraki halinin iki ayrı cumhuriyet olduğunu söylemek ve İkinci Cumhuriyetin asıl ilan tarihinin 1937&amp;#8217;ye denk düştüğünü söylemek hiç de abartılı bir tutum sayılmaz.&amp;nbsp; Velev ki bizim İkinci Cumhuriyet dediğimiz yapının oluşumunun 1923&amp;#8217;le 1937 arasında teşekkül ettiği söylenebilse de ilk cumhuriyetin ikincisi için koza işlevi görmesinin ikisinin esaslı bir şekilde farklı yapılara sahip olduğu gerçeğini değiştiremeyeceğini söyleyebilirim. &lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;&amp;nbsp;&lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;14 YILDA DOĞAN 2. CUMHURİYET&lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;&amp;#8220;Türkiye Devletinin dini İslam&amp;#8217;dır&amp;#8.. ( &lt;a href=&quot;http://suaviyazgic.blogcu.com/ikinci-cumhuriyet-1937-de-ilan-edildi_5769511.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 12 Jan 2008 11:27:00 +0200</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Okur kendi yargısını versin </title>
            <link>http://suaviyazgic.blogcu.com/okur-kendi-yargisini-versin_5697881.html</link>
            <guid>http://suaviyazgic.blogcu.com/okur-kendi-yargisini-versin_5697881.html</guid> 
            <description>&lt;P&gt;Yazarlığını &amp;#8220;Elif Yağdı Ben Islandım&amp;#8221; isimli ilk romanıyla ispatlayan Nesrin Turhan, Doğan Kitap&amp;#8217;tan çıkan kitabı &amp;#8220;İhtilalin Süvarisi&amp;#8221; ile yakın siyasi tarihin kritik dönemeç noktalarından biri olan 21 mayıs 1963 ihtilal girişimini; öncesiyle sonrasıyla, bu olay dolayısıyla idam edilen Fethi Gürcan&amp;#8217;ı merkez alarak anlatıyor. &lt;/P&gt;
&lt;P&gt;Nesrin Turhan her ne kadar gazetecilikte başarılı olsa da &amp;#8220;yazarlığı&amp;#8221; ağır basan gazeteci-yazarlardan. Yazarlığını &amp;#8220;Elif Yağdı Ben Islandım&amp;#8221; isimli ilk romanıyla ispatlayan Nesrin Turhan, Doğan Kitap&amp;#8217;tan çıkan kitabı &amp;#8220;İhtilalin Süvarisi&amp;#8221;ni ise bir belgesel roman olarak tanımlamayı tercih ediyor. Çünkü &amp;#8220;İhtilalin Süvarisi&amp;#8221;, yakın siyasi tarihimiz hakkında fikir sahibi olunmadan yorum yapılan bir dönemine ışık tutuyor. &lt;BR&gt;&lt;BR&gt;Halen tamamen kurgu olan yeni romanını bitirmek üzere olan Nesrin Turhan niçin o dönemi ve Fethi Gürcan&amp;#8217;ı seçtiğini sorusuna cevaben: &amp;#8220;Siyasi idamları incelerken Fethi Gürcan&amp;#8217;ın hayat hikayesi dikkatimi çekmesinin birkaç sebebi var. En başta gelen neden, Fethi Gürcan hakkında yeterince bilgi olmamasıydı. İkincisi 1960-63 arası son derece karmaşık, iyi tahlil edilmemiş, üzeri örtülmüş bir dönemdi. İhtilaller içinde ihtilallerin yaşandığı bir dönem. 27 Mayıs 1960 sonrası, imzalanan ihtilal protokolleriyle, ihtilal içinde yaşanan ihtilallerle, biri yarım kalmış, diğeri başarısız olmuş 21 Mayıs girişimiyle son derece sancılı bir dönem. Nedense pek de deşilmek istenmemiş. Bu nedenle 12 Mart'a nasıl geldiğimizi çok iyi anlayamıyoruz. 21 Mayıs olayları, iki kişinin idamı, onlarca kişinin hapis cezasına çarptırılması, 1457 Harbiyelinin okuldan atılmasıyla sonuçlanmış. Harp okulu iki dönem mezun verememiş. Ama Talat Aydemir'i istisna tutarsak, ihtilal protokollerine imza atanlara bir şey olmamış. Hatta b.. ( &lt;a href=&quot;http://suaviyazgic.blogcu.com/okur-kendi-yargisini-versin_5697881.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Fri, 11 Jan 2008 11:19:00 +0200</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Duvarsız Odalar</title>
            <link>http://suaviyazgic.blogcu.com/duvarsiz-odalar_5650691.html</link>
            <guid>http://suaviyazgic.blogcu.com/duvarsiz-odalar_5650691.html</guid> 
            <description>&lt;P class=MsoNormal&gt;&amp;#8220;Duvarsız Odalar&amp;#8221;, Cihan Aktaş&amp;#8217;ın sekizinci öykü kitabı. Yazarın bütün kitaplarını basan Kapı Yayınları&amp;#8217;ndan çıkan &amp;#8220;Duvarsız Odalar&amp;#8221;, günümüz öykücüğünün en verimli yazarlarından biri olan Aktaş&amp;#8217;ın olgunlaşan kaleminin en yeni öykülerinin bir araya gelmesinden oluşuyor. 1995 yılında yayınlanan &amp;#8220;Mahremiyetin Tükenişi&amp;#8221; isimli bir deneme kitabının sahibi olan Aktaş&amp;#8217;ın mahremiyetin tükenme sürecini ve buna bağlı olarak yalnızlaşan insanı anlatan yeni kitabına ad olarak &amp;#8220;Duvarsız Odalar&amp;#8221;ı seçmesi bir tesadüf değil hiç şüphesiz. Kitapta yer alan öykülerin isimleri bile böylesi bir çaresizliği imliyor zaten: &amp;#8220;Gidilecek Bir Yer&amp;#8221;, &amp;#8220;Kendine Kaçmak&amp;#8221;, &amp;#8220;Söz Bozumu&amp;#8221;&amp;#8230; &lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Kitaba ismini veren &amp;#8220;Duvarsız Odalar&amp;#8221;da adlı öykü, bir çocuğun ağzından bir ailenin hikayesi anlatılıyor ve çocuğun sığındığı masa altında icat ettiği evcilik oyunu üstünden onun özlemini duyduğu aile kavramını ve içinde yaşadığı kargaşa yansıtılır. Çocuk çevresinde olup biten ve tam olarak anlam veremediği olaylardan kaçmaya çalışırken kurduğu &amp;#8220;oyun ev&amp;#8221;in eğretiliği içinde yaşadığı ailenin evin ve ailenin eğretiliğini belirginleştiren çarpıcı bir şekilde anlatan bir mecazdır esasen. Aktaş&amp;#8217;ın modern aile kavramını sorguladığı denemeleri bilenler bu öyküdeki eğretiliğe elbette ki farklı bir gözle bakacaklardır. Nitekim Yeni Şafak&amp;#8217;ın sorusunu cevaplarken Aktaş da bu öyküleri yazdıran zihni motivasyonu şu sözlerle özetliyor: &amp;#8220;Duvarsız Odalar, mahrem sayılan nice değerin ve olgunun yeniden tanımlandığı bir döneme de işaret ediyor olabilir. Bize ait değerl.. ( &lt;a href=&quot;http://suaviyazgic.blogcu.com/duvarsiz-odalar_5650691.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Thu, 10 Jan 2008 16:22:00 +0200</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Öyküde anlatılmayan</title>
            <link>http://suaviyazgic.blogcu.com/oykude-anlatilmayan_5560861.html</link>
            <guid>http://suaviyazgic.blogcu.com/oykude-anlatilmayan_5560861.html</guid> 
            <description>&lt;P class=MsoNormal&gt;Bir öykü sadece kendisini oluşturan metinden ibaret değildir. Olay örgüsü, kişiler, anlatım teknikleri&amp;#8230; Bunların hiçbiri öykü için olmazsa olmaz ögeler değildir. Öyküde kullanılabilirler ama ancak yazarın uygun gördüğü kullanışlılıkları ölçüsünde. Öyküde kullanılan ögelerden ziyade öyküyü var kılan etkidir. Poe&amp;#8217;nun bahsettiği &amp;#8220;bir etki&amp;#8221;yi uyandırak için yazar öyküyü kullanırken &amp;#8220;bir seçim&amp;#8221; yapar. Mecburdur buna. Yazar kurduğu her öyküde yeniden seçim yapmak, bir çok seçim yapmak durumunda kalır. Seçim yapa yapa yazar o an kaleme aldığı öykü kadar öykü dünyasını da seçmiş ve inşa etmiş olur. &lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Bu seçimde neyin seçilmiş olduğu kadar neyin seçilmemiş olduğu da önem taşır. Öykü kendisini oluşturmak üzere seçilmiş şeylerden oluşan bir bütünden ibaret değildir. Hatta daha da ötesi bir öykü içerisinde yer almayanları da kapsar. Çehov&amp;#8217;un &amp;#8220;Memurun Ölümü&amp;#8221; adlı öyküsü aynı zamanda memurun önceki hayatını da kapsar. Okur, &amp;#8220;Memurun Ölümü&amp;#8221;nde onun bütün hayatını görür ve yine anlatılmayan cenaze töreni dahi okurun zihninde şekillenir. Öykü, roman gibi bütünü kucaklama iddiası taşımaz ama bütüne de işaret eder. &amp;nbsp;Bu yüzden de anlatılmayan ögeler romanda &amp;#8220;boşluk&amp;#8221; olarak görülen, bir eksiklik olarak değerlendirilebilecek ayrıntıların yokluğu öykü için bu bir avantaja dönüşebilir. Roman yazarı bütünü anlatma, bir kozmos kurma iddiasındayken öykü yazarı ise bütünü işaret edecek ayrıntıları seçer ve&amp;nbsp; anlatmadığı bütünü göstermeye çalışır. Roman yazarı bir kozmos kurabildiği, öykü yazarı ise kozmosa işaret edebildiği, okurun zihninde bir kozmos etkisi uayndırabildiği oranda başarılıdır. &lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;</description>
            <pubDate>Wed, 09 Jan 2008 10:14:00 +0200</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>GERÇEK İLE ROMAN ARASINDAKİ SARKAÇ: BUĞU</title>
            <link>http://suaviyazgic.blogcu.com/gercek-ile-roman-arasindaki-sarkac-bugu_5510191.html</link>
            <guid>http://suaviyazgic.blogcu.com/gercek-ile-roman-arasindaki-sarkac-bugu_5510191.html</guid> 
            <description>&lt;P class=MsoNormal&gt;&amp;#8220;Sanat, her zaman yalan söylemez mi?&amp;#8221; diye sorar Kavafis. Onun bahsettiği yalana bir mim koymakta fayda var. Çünkü sanatın söylediği, sanatçının kurguladığı yalan, gündelik hayatımızda söylenen yalanlardan mahiyet itibariyle farklıdır. Sanatçı gerçeğin ta kendisini değil ondan seçip yeniden inşa ettiği ölçüde sanatını icra eder. Söz doğrudan eserin içinde yer alamaz. Çünkü söz sanatçının zihin potasında eriyebildiği ve eserde donabildiği ölçüde sanattır. Sanatçının zihin potasında erittikleri nesnel olanı subjektifleştirme, özneleştirme sürecidir. Bu eriyiğin eserde donması ise sanatçının zihnin imbiğinden geçirip kendine ait kıldığı, subjektifleştirdiği şeyi eser olarak yeniden nesneleştirmesiyle gerçekleşir. Sanatçının zihnine ait olamayan şey bu yeniden nesneleştirme sürecine de dahil edilemez. Yeniden nesneleştirip eser haline getirilemeyen ise de muhatabına, seyircisine, okuruna ulaşamaz ve zihin boyutunda soyut ve atıl kalmaya mahkûm olur. &lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Bütün bu girizgâhı Nihan Kaya&amp;#8217;nın Dergâh Yayınları&amp;#8217;ndan çıkan yeni romanı Buğu için yaptım. Zira Buğu&amp;#8217;nun ard arda sıralanan Roman ve Gerçek başlıklı bölümlerini okurken sanat eserinin bildirmek için kurguladığı, kurgulamak zorunda olduğu; daha doğrusu kurgulamadan bildiremeyeceği, günlük hayatta kullandığımız düz anlamda gerçekten daha üst perdede ve dilde inşa edilen gerçeği düşünmeden edemedim. Nihan Kaya da kendisine &amp;#8220;Gizli Özne&amp;#8221; isimli romana ve &amp;#8220;Çatı Katı&amp;#8221; adlı hikâye kitabına imza attıran edebiyat yordamı içinde böylesi bir durağa, uğrağa gelmemiş olsaydı &amp;#8220;Buğu&amp;#8221;yu bu şekilde inşa etme ihtiyacı duymazdı eminim. &lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;İstanbullu bir Yahudi&amp;#8217;nin Filistinli bir kadına duyduğu, evliliğe ulaştığı halde karşılık.. ( &lt;a href=&quot;http://suaviyazgic.blogcu.com/gercek-ile-roman-arasindaki-sarkac-bugu_5510191.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Tue, 08 Jan 2008 14:45:00 +0200</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Saat Kulesi</title>
            <link>http://suaviyazgic.blogcu.com/saat-kulesi_5436981.html</link>
            <guid>http://suaviyazgic.blogcu.com/saat-kulesi_5436981.html</guid> 
            <description>&lt;P class=MsoNormal&gt;Refik Algan, birkaç cümle, hatta kelimeden ibaret olan &amp;#8220;kıpkısa öykü&amp;#8221;leri 1978-1980 arasında Yazı ve Oluşum dergilerinde denedikten sonra 23 sene tatil yapıp Geceyazısı&amp;#8217;nda yer alan öykülere dek &amp;#8220;yayın&amp;#8221; dünyasından elini, ayağını çeken bir yazarımız. Algan&amp;#8217;ın ilk kitabı olan Saat Kulesi ise geçtiğimiz aylarda Yapı Kredi Yayınları&amp;#8217;ndan çıktı. &amp;#8220;Kısa Metinler&amp;#8221; ve &amp;#8220;Saat Kulesi&amp;#8221; başlıklı iki bölümden oluşuyor &amp;#8220;Saat Kulesi&amp;#8221;. Kimi bir paragraf, kimi de birkaç cümleden oluşan metinlerin toplamından oluşan ilk bölümde Algan, anlatmaktan çok söylemeyi hedef almış. Mesela ilk metin olan Minnoş&amp;#8217;ta bir kadının kedisini torunu yerine koyup, onunla konuşmasından ibaret bir paragraf var ama metin sadece kadının söylediklerinden ibaret. Metnin ismi Minnoş olmasa kadının kedisiyle konuştuğu katiyen belli olmuyor. Sadece kadının söylediklerinden, söylenmelerinden ibaret tutulan metnin boşlukları çok fazla. Algan, diğer kısa metinlerinde de pek çok şeyi okurunun hayaline bırakıyor. Bu boşlukların ne menem şeyler olduğuna dair ip uçlarını belki de Algan&amp;#8217;ın kitabın girişinde kendisinden yaptığı alıntıdan okumak mümkün. &amp;#8220;Her yeni öykü gibi o da kendisinden önce anlatılanların toplamına bir katkıda bulunuyor ve kendisinden öncekiler arasındaki ilişkileri kendi katılımıyla bambaşka bir açıdan yeniden tanımlıyordu.&amp;#8221; Demek ki öncelikle kıpkısa metinleri &amp;#8220;kendilerinden&amp;#8221; ibaret bir okuma yerine daha büyük bir metnin parçaları şeklinde okumaya tabi tutmamız gerekecek. &lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Bu meyanda &amp;#8220;Saat Kulesi&amp;#8221; başlıklı bölümün ilk öyküsünü okumanızı salık veririm size. &amp;#8220;Soytarılar Bayramı&amp;#8221; adını taşıyan ve önceki kısa metinlere göre hayli uzun olan bu öykü esasen bir kıpkısa metinler toplamından ibaret. Bu noktada &amp;.. ( &lt;a href=&quot;http://suaviyazgic.blogcu.com/saat-kulesi_5436981.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Mon, 07 Jan 2008 11:07:00 +0200</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>KALP SÜVARİLERİ</title>
            <link>http://suaviyazgic.blogcu.com/kalp-suvarileri_5303631.html</link>
            <guid>http://suaviyazgic.blogcu.com/kalp-suvarileri_5303631.html</guid> 
            <description>&lt;P class=MsoNormal&gt;Gelenek, modern bir kavram. Hakikatten kopan, yaratılışına yabancı boya küplerine dalıp, çıkan günümüz insanı baltayla saldırdığı, yıkmaya çalıştığı o büyük ağacı gelenek diye isimlendirmiş. Bu bakımdan Yunus Emre&amp;#8217;nin ne de Mevlâna&amp;#8217;nın &amp;#8220;gelenek&amp;#8221; diye bir problemi olmamış. Onlar bizim uzaktan bakıp &amp;#8220;gelenek&amp;#8221; diye isimlendirdiğimiz, haritasını çıkardığımız denizde birer balıkmış. Buna karşılık biz modern insanlar haritada parmağımızı dolaştırdıktan sonra parmağımızın ıslanmadığından dem vurabilecek bir çağda yaşıyoruz. Hacı Bektaşı Veli&amp;#8217;nin, İsmail Hakkı Bursevi&amp;#8217;nin nasiplendiği denize o denli yabancılaşmışız ki hayatımızdaki kimi boşlukları saklamak için gelenek diye bir örtü icat etmek zorunda kalmışız. Bir nevi kalpazanlık yapmışız kendimize karşı. (Her aldatma girişimi hedefi ne olursa olsun bir kendini kandırma vakasından başka nedir ki zaten?) &amp;#8220;Dervişin Mülkleri&amp;#8221; ve &amp;#8220;Uykusuz Düşler&amp;#8221; adlı öykü kitaplarına kalpazanlık etmeden imza atan Münire Daniş ise dört sene sonra üçüncü kitabı &amp;#8220;Kalp Süvarileri&amp;#8221; ile çıkagelirken bize ezberlediğimizin dışında hayatların olduğunu gösteriyor. &lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Daniş, menakıplardaki pırıltıları hatırlatan öykülerini sahici ve sahih olana, hakiki olana talip olan ve nasibi yüksek olan gönül erlerinin, kalp süvarilerinin hayatlarının verdiği ilham ile kaleme almış. Sade, yapmacıksız, akıcı bir dil ve üslup kullanmış Daniş. Ancak kolay okunabilir oluşu, metnin kendini kolayca okura teslim ettiği zannını uyandırmamalı. Çetrefilliğin, bulanıklığın prim yaptığı zamanımızda edebiyat yapmanın marifet olmadığını gören bir adem evladının kaleminden çıkmış &amp;#8220;Kalp Süvarileri&amp;#8221;. Rabiatül Adaviye, Ebu Hamid Gazali, Şems, Mevlana, Hallac-ı Mansur, İbrahim Edhem, İbni Cella, Muhyiddin Arabi gibi eskimeyen şahs.. ( &lt;a href=&quot;http://suaviyazgic.blogcu.com/kalp-suvarileri_5303631.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Sat, 05 Jan 2008 10:52:00 +0200</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Gelenekçilik geleneğe dahil değil</title>
            <link>http://suaviyazgic.blogcu.com/gelenekcilik-gelenege-dahil-degil_5242171.html</link>
            <guid>http://suaviyazgic.blogcu.com/gelenekcilik-gelenege-dahil-degil_5242171.html</guid> 
            <description>&lt;P class=MsoNormal&gt;Türk şairi &amp;#8220;gelenek&amp;#8221; dersinden çoğu zaman sınıfta kalır. &amp;#8220;Geleneğe&amp;#8221; sahip çıktığını iddia ettiği zamanlarda bile. Hatta bilhassa geleneğe sahip çıktığı zamanda tahripkâr olabilir şairimiz. (Sadece şairlerimiz değil elbet. Ancak diğer sahalardaki mumyalayıcı gelenekçilik daha başka yazılara konu olması gereken bir durum.) Bu şairler için &amp;#8220;Gelenek&amp;#8221; ezberlenmiş bir şeklin, ayağı yere basmayan vizyonsuz bir nostaljinin ötesine geçmez çünkü. Geleneğin kim olduğunun bilgisiyle ilgisi kopratılınca geriye etiket ve imaj dışında pek bir şey kalmaz. Bu da zaman içinde aslında geleneğin anlamsız bir şey olduğu önyargısını kuvvetlendirir. Yani gelenekçi tayfasının yaptıkları &amp;#8220;mış gibi&amp;#8221; eserleri bir noktadan sonra geleneğin ta kendisiymiş gibi algılandığı için geleneğe ulaşma, onu hissetme imkânlarını sabote etmeye başlarlar. Suretler asılları görünmez kılınca gelenek hayatımızdan atılması mümkün, hatta kimilerine göre ise atılması muhakkak şart olan bir nesneye dönüşür. Gelenekçinin tutumu, varolan birikimi belli bir noktada dondurup, kategorilere ayırmak ve içinden malzemeler alıp kendi şiir algısı içinde bu malzemeden yararlanmaktır. Esasen ne Fuzuli ne de Yahya Kemal gelenekçinin anladığı şekliyle gelenekten yararlanmamıştır.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Nitekim Şair Ebubekir Eroğlu geleneği dıştan kuşatılan bir forma, çapraz bulmacalara benzeyen kelime ve imaj gruplarına dönüştüren ama muhtevasına Fransız kalınan bu etiket gelenekçiliği hakkında bakın neler diyor: &amp;#8220;Şiir söz konusu ise &amp;#8220;yararlanma&amp;#8221; kavramı işin doğasına aykırı sayı.. ( &lt;a href=&quot;http://suaviyazgic.blogcu.com/gelenekcilik-gelenege-dahil-degil_5242171.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Fri, 04 Jan 2008 10:04:00 +0200</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Karganın Güldüğü</title>
            <link>http://suaviyazgic.blogcu.com/karganin-guldugu_5182931.html</link>
            <guid>http://suaviyazgic.blogcu.com/karganin-guldugu_5182931.html</guid> 
            <description>&lt;P class=MsoNormal&gt;Öykünün romandan ayrı bir tür olduğu farkında olmayan kimi &amp;#8216;okur-yazarlar&amp;#8217; öyküyü, romanın ısınma çalışması gibi görür. Bu kişilere göre başlangıçta öykü yazan insanların zamanla kalemi açılır ve roman yazmaya başlarlar. Nihan Taştekin ise bu gruba dahil bir yazar değil. Nitekim Taştekin, &amp;#8216;Kertenkele Uykusu&amp;#8217; ve &amp;#8216;Yağmur Başlamıştı&amp;#8217; adlı iki romandan sonra bu kez bir öykü kitabı olan 'Karganın Güldüğü' ile okurlarının karşısına çıkarken şunları söylüyor: &amp;#8220;Öykü yazmak yaygın sanının aksine daha çok uğraştırıyor yazarı. Dili olabildiğince katmanlı, yalın ve has kullanmayı gerektiriyor. Kurgu, bu uğraşın ardından gelen bir şey. Geveze roman cümlelerine kaçmamak ve şiir öykünüsüne düşmemek. Hassas bir nokta.&amp;#8221; &lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Satürn Gezegeninin isimlerinden biri olan &amp;#8220;Sekendiz Öyküleri&amp;#8221; altbaşlığını taşıyan &amp;#8220;Karganın Güldüğü&amp;#8221;nde Taştekin&amp;#8217;in daha önce yayınladığı iki romanın ana teması olan suçu bu sefer de öykü türüne taşıdığına görüyoruz. Habil ve Kabil&amp;#8217;den beri insanlığın problem alanına giren cinayet, nasıl bir tür olarak tanımlanacak kadar çok roman ve öyküde bir tema olarak yer aldıysa Taştekin&amp;#8217;de yazdıklarında bu cürüme merkezi bir rol veriyor. &lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Taştekin öykülerinde gazetelerin üçüncü sayfasında rastladığımız türden olaylar okuyoruz. Ancak Nihan Taştekin öyküde anlatılanın cazibesine kapılıp &amp;#8220;anlatma&amp;#8221;yı ikinci plana itme hatasına düşen yazarlardan değil. Bilakis sağlam bir öykü dili üstünden kuruyor anlatılanları. Onun biraz önce alıntıladığım sözlerin hakkını veren bir öykü yazarı olduğunu rahatça söyleyebilirim. &lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Tamamı &amp;#8216;taşra&amp;#8217.. ( &lt;a href=&quot;http://suaviyazgic.blogcu.com/karganin-guldugu_5182931.html&quot;&gt;devamı &lt;/a&gt;)</description>
            <pubDate>Thu, 03 Jan 2008 11:20:00 +0200</pubDate>        
        </item>
             
        <item>
            <title>Kamil Eşfak Berki'nin şiiri</title>
            <link>http://suaviyazgic.blogcu.com/kamil-esfak-berki-nin-siiri_5114851.html</link>
            <guid>http://suaviyazgic.blogcu.com/kamil-esfak-berki-nin-siiri_5114851.html</guid> 
            <description>&lt;P class=MsoNormal&gt;Burası ağır isyan katarı istasyonu&lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Devekuşu aşkımız cayır cayır yanacak&lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Biz ki ellerimizi toprağa ayarladık&lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Toprak da bize sabrını bağışlayacak&lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;&amp;nbsp;&lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;(Ağır İsyan Katarı, Ay Işığı ve Kervan)&lt;BR&gt;&lt;BR&gt;&lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;On beş yıl arayla yayınlanmış iki kitabı var Kamil Eşfak Berki&amp;#8217;nin. İlki 1989&amp;#8217;da Yazıevi&amp;#8217;nden çıkan &amp;#8220;Ay Işığı ve Kervan&amp;#8221;, ikincisi de 2004&amp;#8217;te İz Yayıncılık etiketini taşıyan &amp;#8220;Çocuğun Miracı&amp;#8221;. &lt;/P&gt;
&lt;P class=MsoNormal&gt;Şiiri hakkında yeterince durulmamış bir şairdir Kamil Eşfak Berki. Halbuki bir imkândır onun şiiri ve artılarıyla, eksileriyle etraflıca değerlendirildiği vakit şiire ve şaire farklı ufuklar açabileceği gibi okurunun da duyarlılığını zenginleştirir/hassaslaştırır. Ben onun şiirini okurken enstantene kavramının bize yeni açılımlar kazandıracağını düşünerek hareket ettim. Berki&amp;#8217;nin şiiri elbette enstantenelerden ibaret değil. Ancak onun şiirine ulaşan, ulaşırken de farklı açılımlar kazandırabilen bir kavram enstantene. &lt;/P&gt;
</description>
            <pubDate>Wed, 02 Jan 2008 10:19:00 +0200</pubDate>        
        </item>
        <atom:link href="http://suaviyazgic.blogcu.com/rss.php" rel="self" type="application/rss+xml" />
</channel>
</rss>