Saat Kulesi
Refik Algan, birkaç cümle, hatta kelimeden ibaret olan “kıpkısa öykü”leri 1978-1980 arasında Yazı ve Oluşum dergilerinde denedikten sonra 23 sene tatil yapıp Geceyazısı’nda yer alan öykülere dek “yayın” dünyasından elini, ayağını çeken bir yazarımız. Algan’ın ilk kitabı olan Saat Kulesi ise geçtiğimiz aylarda Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. “Kısa Metinler” ve “Saat Kulesi” başlıklı iki bölümden oluşuyor “Saat Kulesi”. Kimi bir paragraf, kimi de birkaç cümleden oluşan metinlerin toplamından oluşan ilk bölümde Algan, anlatmaktan çok söylemeyi hedef almış. Mesela ilk metin olan Minnoş’ta bir kadının kedisini torunu yerine koyup, onunla konuşmasından ibaret bir paragraf var ama metin sadece kadının söylediklerinden ibaret. Metnin ismi Minnoş olmasa kadının kedisiyle konuştuğu katiyen belli olmuyor. Sadece kadının söylediklerinden, söylenmelerinden ibaret tutulan metnin boşlukları çok fazla. Algan, diğer kısa metinlerinde de pek çok şeyi okurunun hayaline bırakıyor. Bu boşlukların ne menem şeyler olduğuna dair ip uçlarını belki de Algan’ın kitabın girişinde kendisinden yaptığı alıntıdan okumak mümkün. “Her yeni öykü gibi o da kendisinden önce anlatılanların toplamına bir katkıda bulunuyor ve kendisinden öncekiler arasındaki ilişkileri kendi katılımıyla bambaşka bir açıdan yeniden tanımlıyordu.” Demek ki öncelikle kıpkısa metinleri “kendilerinden” ibaret bir okuma yerine daha büyük bir metnin parçaları şeklinde okumaya tabi tutmamız gerekecek.
Bu meyanda “Saat Kulesi” başlıklı bölümün ilk öyküsünü okumanızı salık veririm size. “Soytarılar Bayramı” adını taşıyan ve önceki kısa metinlere göre hayli uzun olan bu öykü esasen bir kıpkısa metinler toplamından ibaret. Bu noktada “Otuz kuşun berberce uçmasından doğan gölgede bir simurg görebiliyor muyuz?” sorusu kalıyor elimizde. Zannediyorum ki bu sorunun cevabı gölgede değil gölgeye bakıp ona anlam veren gözde gizli.
Bu sebeple “Saat Kulesi”nde yer alan öykülerin ilk bölüme göre uzun olması iki bölüm arasında bir mahiyet farkı olduğu fikrini uyandırmasın. Gerçi Algan metin uzadıkça anlatmayı da hesaba katmıyor değil ama onun asıl derdi söylenenler, söylenmeyenlerle. Bunun için bilgisayarı da bahane edebilir (Bknz. “sevgilim.doc”) Dede Korkut’un “Basat’ın Tepegözü Öldürdüğü Destan”ı da. Tepegözü, tevegöze dönüştüren ironiyi elden kaçırmadığınız sürece simurgu da gözden kaçırmazsınız. Yoksa okuduğunuz metinde laf kalabalığından öte bir anlam görebilmeniz zor olur.
Refik Algan’ın “Saat Kulesi”nden görünen daha pek çok şey var elbette. Ama ben inatla kitaptaki boşluklara, söylenilmeyenlere göz atın derim. Kıpkısa öykülerin kendilerini oluşturan kelimeler toplamından daha farklı ve daha büyük bir bütüne işaret ettiği bence ancak bu yöntem ile anlaşılabilir çünkü.
Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazilmistir « Önceki - Sonraki »